Az değiliz

Az değiliz

Sağın, sağcılığın bu kadar teşhir olduğu, rezilleştiği, yağma, talan, baskı ve zor siyasetinin bu kadar dışa vurduğu bir ortamda, “mümkün değil, olmaz” denilen her şeyin yaşandığı bir ülkede, sol’a dair umut taşımak ahmaklık değil, asıl taşımamak ahmaklıktır

Hepimizin gözleri önünde adım adım değil, artık koşar adım rejim değişiyor. Bütün ülkenin kapısına son bir hamle ile kilit vurmaya hazırlanıyorlar. Yakında ne kimse dışarı çıkabilecek, ne de kimse ülkeye girebilecek.

Bu rejim değişikliği için ne yapmak gerekiyorsa hepsi yapılıyor. Baskı ve şiddeti kitlelerin genel kabulüne sokan ve bunu başaran bir siyaset stratejisi her şeyin merkezine oturmuş durumda.

Batı dünyasında istenmeyen iktidar algısına “bana mecbursunuz” hamleleri ile cevap veren, ülkenin yönünü Rusya eksenli bir siyasete çevirme tehdidiyle, ABD’nin Ortadoğu hamlelerinde “esas oğlan” olarak rol almaya çalışan ve bölge realitesini, devletin değil, iktidarın çıkarlarına uydurmaya çalışan, olmayacak ne varsa olmuş, oluyormuş, olmuş da bitmiş gibi gösteren ve “cumhurbaşkanı neylerse güzel eyler”, “çok yaşa” çılgınlığıyla karşılanan bu ülke, hızla hepimizin ayakların altından kayıyor.

15 Temmuz darbe girişimini iktidarın “fırsat”, Perinçekgillerin “devrim” olarak tanımlaması ile kurulan faşizm korosunun yarattığı atmosferde, kendini güvende hisseden, gidişattan korkmayan kimse var mı?

Başbuğ’un, “FETÖ ile mücadelede cumhurbaşkanının yalnız bırakıldığı kanaatindeyim” sözüyle Cemaat ve iktidar ortaklığında, iktidarın suçlarını göz önünden çekerek, tek adam değirmenine, her fırsatta su taşıma çağrısı, sadece bir cemaat nefretinden mi ibaret? Bu ittifak, planlama ve duruş, nasıl bir Türkiye beklentisidir, daha demokratik, daha özgürlükçe, daha adil, daha laik mi?

Söz HDP’ye gelince “vatan, millet, bayrak” diyerek koşuşturan, HDP’ye oy verenler de dahil olmak üzere “hain” ilan eden N. Mahruki’nin, cumhurbaşkanına “özür” iman etmesi ve çevre “düşünür”lerin “Ne var canım bunda?” diyerek öne atılmalarındaki duruş ile “yandaş” dediklerinin arasında nasıl bir fark var, anlatır mısınız?

Mesele, ulusalcıların iktidarı desteklemesine gelince “komşu komşu” kıvamında iki çekiştirip, sonra birbirine teğet ifadeler ve pratiklerle bu ittifakın çeperini güçlendiren, ağzını açanı, bir nefret ögesi haline getirdikleri “liberal, yetmez ama evet’çi” söylemi, göndermesi, iması ile savuranlarla, koşa koşa Akit’in manşetine kendini atanlar arasındaki mesafe ne kadardır gerçekten?

Bu ülke mutsuz, bu ülke çaresiz, bu ülke bir kez daha yenilmişlik duygusu ile boğuşuyor. Ne “cumhuriyet” diyenler kendisinden emin, ne “laiklik, demokrasi, özgürlük” diyerek ayakta durmaya çalışanlar yaşanacaklara hazır.

Mafyatik bir düzeni yukarıdan aşağıya kurumlaştıranlar, tüm ülkenin bir mafya kuralı olan “omerta” yasasına uymasını, uymayanın yok edilmesini sağlayarak, OHAL ve kanun hükmünde kararnameler dedikleri gayri meşrulukla el koyuyorlar mala, yaşama, düşünceye, iradelere, canımıza.

Batı ile kavgalı, ABD ile sorunlu, komşu ülkelere neredeyse savaş ilan edecek, Suriye’nin içlerine fiilen girmiş olarak bölgesel bir savaşın parçası, içeride Kürtlerle savaş halinde, tüm gücü ile muhalif kesimlerin tepesinde. Devlet içinde ise darbe krizi büyüyor, ordu kurmaylarının yarısından fazlası içeride, işkence haberleri dalga dalga yayılmakta, öte yandan tüm dünyada cihatçıların hamisi olarak anılıyor. Yargı yok, hukuk yok, adalet yok.

Adı bir “diktatör” olarak çoktan işaretlenmiş durumda. Rejim tamamen değişiyor, şeriat odaklı hamleler hızla aşağıda karşılık buluyor ve şoven, milliyetçi politikalarla buluşup, katmerli bir anlayışsızlık, vurdumduymazlık ve kötülük, kontrolsüz bir güce dönüşüyor.

Bu ülkenin geleceği, tek bir adam için kurban ediliyor. Omurgası çatlamış bir ülkede, kendi omurganızı korumak için ödediğiniz bedele, bedellere burun bükenlere bakın, hepsinin omurgasında bir kırılma görürsünüz mutlaka. Siyasetçisinden sanatçısına, yazarından gazetecisine, akademisyeninden hukukçusuna kadar büyük çoğunluk çıkarıp omurgasını sırtından, törenle iktidara teslim etti, ediyor. Direnen bir avuç insanın sesi, dili, düşüncesi, iradesi ise omurgasını teslim edenler eliyle linç ediliyor.

Lincin tek amacı var: Kendine benzetmek. Kendi alanında direnen tek bir ses dahi, onlara teslimiyetlerini anlatıyor çünkü. Bu yüzden sahiplerinden çok daha acımasız oluyorlar, daha gaddar, daha cellat, daha düşük…

İçimize yerleşen ve hiç gitmeyen o tiksinti, ağzımızın içine yerleşen o pas, yüreğimizin üstündeki o ağırlık var ya, işte onların hepsi bu pespayeliğin, bu döküntülüğün geride bıraktığı izler. Faşizme el bezi olmaya gönüllü olanların girdikleri kuyruk öyle uzun, öyle kalabalık ki, umuda ve direnmeye dair kurduğunuz her cümle, en önce kuyruğa girmiş olanlarca bastırılıyor.

Direnenler var. Her şeye rağmen dik duranlar, her şeye rağmen inatla sözünü söyleyenler var elbette. Oldu, olmaya devam edecek. Bu ülkenin tüm gudubetliğine, sağcılığına, gericiliğine, baskı ve şiddetine rağmen hep ayakta durmuş sol bir damarı var; ama dağınık, ama zayıf, ama güçsüz… Ama’lar çoğaltılabilir. Yine de var işte. Bunca zulüm ve eziyete rağmen, bunca umutsuzluğa ve korkuya rağmen var.

Ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, nereye sürüklenirsek sürüklenelim bu damar mutlaka kendine bir yol bulup akacak. Bütün mesele, bütünlüklü ve bir arada kalmayı başaracak bir siyaseti örebilmekte.

İktidarın, klasik bir yöntem olan “böl, parçala, yönet” stratejisine karşılık, “birleş, bütünlüklü dur ve müdahale et” temelli bir kolektif direniş, sağın, sağcılığın bu kadar teşhir olduğu, rezilleştiği, yağma, talan, baskı ve zor siyasetinin bu kadar dışa vurduğu bir ortamda, “mümkün değil, olmaz” denilen her şeyin yaşandığı bir ülkede, sol’a dair umut taşımak ahmaklık değil, asıl taşımamak ahmaklıktır.

Binlerce insan, iradesine dönük “el koyma”lara karşı direniyor. Kürt halk direnişi ile ülkenin tüm muhalif güçlerinin, kendi geleceklerini tayin etmesi, yönetime talip olması, dikta rejimine karşı ortaklaşarak karşı koyuşu örgütlemesi, imkansızlıklara rağmen, tüm ön yargılara, çatışmalara rağmen mümkün. Umut etmekten çok, onu yaratmak ve sahiplenmek, olmazları değil olurları çoğaltmak bütün mesele.